home

anıttepe'de bir yürüyüş - tr

epeydir türkçe yazmıyordum.

dün, babamın teyzesi selma teyze beni akşam yemeğine davet etti bugün için. dünya tatlısı bir kadındır zaten. evde feci daraldığım için erken çıkmak istedim ve anıttepe/maltepe’nin oralarda zor bela bir park yeri bulduktan sonra hoş, sakin bir kafeye oturdum onlara uğramadan evvel. biraz anki karıştırdıktan sonra yürüyüş yapmaya karar verdim muhitte ve imrendim doğrusu. etlik’e kıyasla çok hoş geldi gözüme oralar. insanlar canlı, sokaklar yeşil ve sakin, kedilerse komik gözüktü. sonra bu meşhur anıttepe koşu parkuruna uğradım.

düşünceliydim epey. yine özgüven dalgalanmaları yaşadığım, insan ilişkilerimi, hayatımı, genel olarak mizacımı ve karakterimi sıkça sorguladığım bir olay yaşadım çünkü dün. ne istediğini bilmeyen insanlar, hepimizi pek bir yıpratıyor ama galiba hiçbirimiz her zaman ne istediğimizi tam anlamıyla bilmeyebiliyoruz. o yüzden birbirimizi suçlamak da pek kabul edilebilir değil.

primetime, dandik bir filmdi bence. rahatsız ediciydi oldukça. onu izlememe vesile olan olay ise daha da tuhaftı. şimdi ayrıntı vermek pek istemiyorum ama herhalde seneler sonra bu yazıya dönersem bir şekilde hatırlarım. sadece üst üste bu özdeğer hissiyatı düşüşleri yaşama durumumu pek sağlıklı bulmuyorum. özdeğerimi nelere bağladığımı gözden geçirsem fena olmaz gibi. en azından bütünüyle nahoş bir üç saate kesinlikle bağlamamalıyım.

ben büyük bok yedim. aptallık ettim. esasında mental olarak aştığım bir durumu, iş arkadaşlarım sağ olsun, yeniden kendime hatırlattım ve sahte bir imaj yarattım kafamda. kendi hissiyatına güvenmeliydin bora, hata ettin. her zamanki gibi batırdın. biliyorum, kronik yalnızlık çok yordu ama geçecek. herhalde geçiyordur. 25 yaşındasın be oğlum. bir insanı sırf kedisi var diye, aynı küçük tuhaf yerde zamanında bulunmuşsunuz diye, komik diye ve en önemlisi sıkça görüyorsun diye ne zannettin ki?

hiçbir zaman unutma bora, “you can’t force someone’s attention and you will always feel it if it exists”. evet, bunu da ben dedim. çok nahifsin bora, çok. insanlar da garip davranmıyor değil. biriyle sinemaya neden gidersin, bir düşünsene okuyucu, rica ediyorum. sebepleri bir kafanda değerlendir. biraz da çekiştir phoebe bridgers’ı, kedilere alerjik ve onları sevmiyor diye. haklı bir çekiştirme, yalan yok. yine de bugün yürürken epey bir dinledim, “sad girl music” de benden sorulur.

çok duygusal bir ruhum var ama şu an suratıma salak bir tebessüm kondu, keşke beni bir görseniz. 17 yaşımda da aynıydım, 25’imde de aynıyım. herhalde bazı şeyleri öğrenemiyoruz, değiştiremiyoruz. utangaç, şapşal bora 45’te de dandiğinden bir yazı yazıyor olacaktır diye düşünüyorum.

neyse işte. bu da ne kıytırık bir yazı oldu ancak böyle kalsın. belki mesaj ulaşır kendime, veya birilerine. dışarıda da kupa çay içmeyin, genelde iğrenç bir tadı oluyor. kızılay’ın ucube mekanları ise başka yazının konusu. ucubeymiş diyorlar, ben onların yalancısıyım.

bunu okuyan herkese romantik hayatlarında başarılar, ben jubileye çok yakınım.